Müşteri İlişkileri Yönetimi olgusunun özünde müşteri ile iletişim ve etkileşim kurma süreçleri (operasyonel MİY) ile bu sayede elde edilen bilgi kırıntılarından anlamlı ve karar almaya yönlendirici bilgiler üretmek (analitik MİY) yatmaktadır.
Analitik MİY bacağında başrol oyuncusu “bilgi”dir. Sanayi Devrimi sürecinin sonucunda ortaya çıkmış olan sanayi toplumu süreç olgunlaştıkça yeni bir evreye girmiştir. Bu evre sanayi sonrası toplum şeklinde bir kodla ifade edilirken, bu “sanayi sonrası” denilen şeyin ne olduğu konusunda yıllarca önemli tartışmalar ve değerlendirmeler yapılmıştır.
Geldiğimiz noktada bu “sanayi sonrası” zamanı ifade eden terimler içinde en popüler olanı “bilgi toplumu”dur. Öte yandan bu yakıştırma sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan gelişmiş teknolojiler sayesinde “bilgi”nin gerek hacim gerekse de lojistik anlamda değerini artırması süreciyle paralellik arzetmektedir. Bilgi bu denli hızlı şekilde dünyayı dolaşıyorsa, bilgi bu denli hızlı üretilebiliyorsa, bunların yaşandığı zamana da bilgi çağı, bunları yaşayan topluma da bilgi toplumu denmesi abes olmayacaktır; görüldüğü üzere de olmamaktadır.
Her ne kadar “bilgi toplumu” bizim gibi sanayi devrimi sürecini henüz tam manasıyla idrak edememiş toplumlar için “tüyo toplumu” anlamına gelse de bilgi toplumundan kastedilen, köşeyi en kısa sürede dönmemizi sağlayacak bilgileri gidip bir yerlerden edinmek, temin etmek anlamına gelmemektedir.
Nasıl ki yüksek bir ihracat hacmine sahip olmanın ötesinde ondan daha da yüksek bir ithalat hacmine bağımlı olmak sağlıklı bir ekonomik büyümeyi işaret etmiyorsa, bilgi toplumu deyince akla bilgiyi sadece tüketmeyi öğrenmiş toplumlar gelmemelidir. Bilgi toplumu bilgiyi tüketmekle kalmamalı, tükettiğinden daha fazla bilgiyi üretme becerine de sahip olmalıdır.
Bilgiyi üretebilmek de tıpkı tarımdaki üretim sürecine benzer. Eldeki bilgi kırıntılarını sağlıklı bir ayıklama ve değerlendirme sürecinden geçirdikten sonra yeni bilgiler üretilebilir. O halde yeni bir bilgi üretmek için gereksinim duyulacak mevcut bilgilerin var olduğunu, onları arayıp bulabilmeyi, aranıp bulunan bilgilerden hangilerinin doğru hangilerinin hatalı olduğunu ayırt edebilmeyi, ayıklanan bilgiler içinde hangilerinin yeni bilgi üretiminde (ya da tüketiminde) gerekli olduğunu tespit edebilmeyi, tespit edilen bu bilgilerden yepyeni, orijinal ve soruna çözüm getirecek bir bilgi üretmeyi sağlayacak becerilere sahip bireyler olmadan, bu bireyler toplumda azınlıkta kalmaktan kurtulmadan bilgi toplumundan söz edilemez.
Sanayi Devrimi insanoğluna gözlem ve deney yapmayı, deneyimlerinin sonucunda elde ettiklerini değerlendirmeyi, bu süreçler için her zaman aynı değişkenlerin aynı sonuçları üreteceği sistemler kurmayı öğretti. İnsan düşünce gücünü hayata geçirerek refahını artırdığını, doğayla mücadele edebileceğini deneyimledi. Sonuçlarından memnun kaldı. Bilgi ise tüm bu deneyimlerin kriptolanmış halidir. O bilgileri öğrenen ve öğrendiklerini icra eden bir birey örneğin dünyanın neresinde olursa olsun, aynı deneyimi ve sonuçları elde edebilir.
Benzer şekilde insanoğlu tüm bu süreci icra ederken, sürecin her zaman daha iyi bir süreçle yenilenebileceğini de keşfetmiştir. O halde nasıl ki hiçbir uçak motorunun en mükemmel uçak motoru olmayacağı gibi, hiçbir bilgi de daha doğrusu olmayan mutlak bir bilgi değildir.
Bilimin ve onun hayata geçirilmiş bir hali olan teknolojinin sanayi devrimi ve sonrasında insanlara öğretmiş olduğu bu “yanlışlanabilir bilimsel bilgi” olgusu toplumların bunu izleyen dönemlerdeki gelişimi açısından en kritik olguyu teşkil etmektedir.
O halde sanayi devrimi ve bilgi toplumu sürecinden hakkını vererek geçmiş her birey, her toplum bugün sahip olduğu bir düşünce ya da bilgiyi yarın daha doğru bir bilgi ya da düşünce ile değiştirmek zorunda kalabileceğini öğrenmiştir. Bunu en iyi öğrenmiş olanlar ise ürettiği her bilgiyi en kısa sürede geride bırakarak ondan daha doğru bir bilgi üretmeye koşanlardır.
Pazarlama dünyasının rekabetçi ortamına bir anlığına acil iniş yapalım ve bu yaklaşımın ne demek olduğunu pratik olarak değerlendirelim. Firmaların rekabet üstünlüğü olarak tespit etmiş oldukları şeyler nelerdir? Kimisi için bu gelişmiş ürünler, kimisi için hesaplı ücretlendirme, kimisi için müşteriye yaklaşım modeli vb olabilir. Ne olduğundan bağımsız olarak bu rekabet üstünlüğünün sürekliliğini sağlamak için sahip olunması gereken beceri tek ve aynıdır: Rekabet üstünlüğü sağlayan o özelliği daha da geliştirmek.
Firmanıza rekabet üstünlüğü sağlayan şey gelişmiş ürünleriniz ise sizi daha da gelişmiş ürünler geliştirmeye itecek motivasyonun rakiplerinizin aradaki farkı kapatması olmamalıdır. Kendinizle yarıştığınız sürece her zaman ikincisiniz demektir. Birincilik o gelişmiş ürününüzü satan pazarlama satış ekipleriyken, ikincilik onu da geçecek yeni ürünler üzerinde çalışan ARGE ekiplerinizdir.
Odakta bilginin, düşüncenin yanlışlanabilirliği olduğu sürece toplumun sırtı yere gelmez. Her düşünce birbiri ile eş düzeyde doğrudur, birbiri ile eş düzeyde hatalıdır. Sizinle aynı fikirde olmayan bir kişi işte tam da bu nedenle bir düşman değil tam tersine sizi belki de daha doğru bir düşünceye sevk edecek fırsatın bayraktarıdır.
Sahip olunan düşünce ve bilginin yanlışlanabilirlik modeline göre değerlendirilmediği ikinci bir model daha vardır. O da sahip olunan düşünce ve bilgilerin en doğru olduğuna inanmak ve onunla tezat oluşturan herşeyi yok edilmesi gereken düşman olarak algılamak. Burada sanayi devrimi ve sonrasında yaşanılan deneyimler yoktur. Onun yerine inançlar ve o inançları besleyen eski ya da yeni bilgi kaynakları vardır. Ancak bu bilgi kaynaklarına yaklaşım sorgulayıcı, soruna çözüm üretici olup olmadığını irdeleyici olmaktan uzaktır. Bu bilgi kaynakları doğruluğu sorgulanamayacak düzeydedir. Bireye kalan sadece o bilgi kaynaklarını öğrenmek ve düşüncelerini ondan üretmektir; doğruluğu sorgulamak ya da daha doğrusunun olabileceğini düşünmek değil.
21. yüzyılın bu ilk onyılında dünya (doğadaki en büyük itici güçlerden olan) dualite olgusunu farklı değerler üzerinden icra ederken ülkemizdeki icraat bilgi ile inanç, yanlışlanabilirlik ile doğruluğu sorgulanamazlık temelli olmak arasında gerçekleşmekte. Daha önce farklı zıt olgular çevresinde yaşanan kutuplaşma bugün bilgi ile inanç arasında yaşanıyor. Medya da bu maceranın lojistiğini sağlıyor.
Burada öncelikle sorulması gereken soru şudur: Medya tanımı gereği lojistiğini sağladığı bu maceranın içeriği açısından bakıldığında bir çıkar çelişkisi yaşamakta mıdır? Yoksa bu seferki zıtlığın altyapı yüklenicisi olarak tam bir nesnellik içinde olanları mı kamuoyuna yansıtmaktadır?
Bugün bu sorunun cevabını bulmak o kadar zor değil. Çünkü bir yanda medyanın bu yansıtıcı özelliğinden istifade etmek isteyen ve kutuplaşma sürecinde bir tarafta yer alanların medyayı da mücadelelerinin içine dahil etmiş olma durumları var; diğer yanda ise tarafsızlığını korumak isteyenlerin tarafsızlık diye üçüncü bir seçeneği baz alarak işlerini yapma imkanlarının giderek kısıtlanması durumu.
O halde zıtlaşma da her kutbun kendi tek sesliliğini icra etmesi de demokratik sınırlar zorlanmadığı sürece tolere edilebilecek olgulardır. Bu sınırlar zorlanmadığı sürece kamuoyunun içeriğe odaklanıp hangi kutbun nerede doğru nerede yanlış olduğunu analiz etmesi gerçekleştirilebilir. Ancak sınırlar zorlanırsa bu kez şekil hataları ortaya çıkmaya başlar ki bu durum basit bir ifadeyle seviyesizlik anlamına gelir.
Bir boks maçı izlerken boksörlerin rakiplerine karşı mücadeleleri yorumlanabilir, hatta boks sporunun sağlıklı bir spor olup olmadığı değerlendirmeleri bile yapılabilir. Yeter ki boksörler birbiri ile ve boks kuralları çerçevesinde mücadele etsin. Öte yandan bir boksör ara sıra hakeme de yumruk atarsa ya da rakibinin vurulması yasak yerlerine de darbe indirmeye kalkarsa işin rengi değişecektir.
Seviyesizlik kara deliğine düşmeyi engelleyici iki unsur söz konusudur. Birincisi ringe boks sporunun minimum kurallarını bilen boksörler çıkarmak, ikincisi de boksörlerin kurallara aykırı olduğunu bile bile sportmenlik dışı davranışlarda bulunmamalarını temin etmek.
Medyamız bugün seviyesizlik kara deliğine düşmek üzereyse bunun nedeni bu iki kaynaktan da bol bol beslenmekte olmasındandır. Ne boksörler boksu biliyor ne de boksu bilenler kurallara bağlı kalıyor.
Unutmamak gerekir ki gerek mücadele gerekse de başarı sürdürülebilir olduğu sürece bir anlam ifade eder. Daha önce sürdürülebilirlik olgusunun altı çizilmemekteydi ve bunun da temel bir nedeni vardı. O neden de lojistik imkanların her isteyenin her istediği konuda “mücadele”ye girmesi için yeterli olmamasıydı. Mücadelenin başlayabilmesi için verilecek olan emek mücadelecilere zaten oyunun temel kurallarını öğretiyordu.
Bugünün teknolojinin okyanusunda boğulmakta olduğunun farkında olmayan ve kendisini bilgi toplumunun en muzaffer temsilcisi olarak gören bireyler aslında ne yaptıklarının farkında olmadan ellerine verilen ve nasıl kullanacaklarını bilmedikleri silahlarla içinde bulundukları toplumu rastgele kurşun yağmuruna tutmaktadır.
Böyle bir ortamda öncelikle kural ihlalinden bahsedecek imkan kalmamıştır. Ya da bundan bahsetmek artık bir anlam ifade etmemektedir. İkincisi bu güç yapay bir güçtür. O silah elden gidince ya da çalışmasını sağlayan kaynak kesildiğinde bu felaket durumu da ortadan kalkacaktır. Yani sürdürülebilirliği olmayan bir süreçtir bu. Hangi seviyeye ulaşırsa ulaşsın başarılı olamayacaktır.
Sergilenen bu oyuna bir isim verilecekse artık bunun adı ne azınlıkların hakkıdır, ne Türkiye’nin AB’ye girmesidir, ne demokrasidir, ne siyah Türklerin haklı mücadeleleridir... Bu oyunun adı seviyesizliktir. Bireysel ve toplumsal olarak da büyük tahribata yol açmaktadır.
Medya, üniversite, kahvehane ya da bir mahalle. Bireyler oluşturdukları toplumun değerlerini yeni gelenlere de transfer edemedikleri sürece her yeni gelen kendi kurallarını topluma kabul ettirmeye çalışacaktır. Geriye tek bir şey kalıyor; toplumun her fırtınadan sağ çıkmasını ummak.
Böyle bir umut değil bilgi toplumu sanayi toplumuyla birlikte terk edilmiş bir sığınaktır! O halde Türkiye’nin nereye girmekte olduğu ortadadır. Ortaçağ!
Analitik MİY bacağında başrol oyuncusu “bilgi”dir. Sanayi Devrimi sürecinin sonucunda ortaya çıkmış olan sanayi toplumu süreç olgunlaştıkça yeni bir evreye girmiştir. Bu evre sanayi sonrası toplum şeklinde bir kodla ifade edilirken, bu “sanayi sonrası” denilen şeyin ne olduğu konusunda yıllarca önemli tartışmalar ve değerlendirmeler yapılmıştır.
Geldiğimiz noktada bu “sanayi sonrası” zamanı ifade eden terimler içinde en popüler olanı “bilgi toplumu”dur. Öte yandan bu yakıştırma sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan gelişmiş teknolojiler sayesinde “bilgi”nin gerek hacim gerekse de lojistik anlamda değerini artırması süreciyle paralellik arzetmektedir. Bilgi bu denli hızlı şekilde dünyayı dolaşıyorsa, bilgi bu denli hızlı üretilebiliyorsa, bunların yaşandığı zamana da bilgi çağı, bunları yaşayan topluma da bilgi toplumu denmesi abes olmayacaktır; görüldüğü üzere de olmamaktadır.
Her ne kadar “bilgi toplumu” bizim gibi sanayi devrimi sürecini henüz tam manasıyla idrak edememiş toplumlar için “tüyo toplumu” anlamına gelse de bilgi toplumundan kastedilen, köşeyi en kısa sürede dönmemizi sağlayacak bilgileri gidip bir yerlerden edinmek, temin etmek anlamına gelmemektedir.
Nasıl ki yüksek bir ihracat hacmine sahip olmanın ötesinde ondan daha da yüksek bir ithalat hacmine bağımlı olmak sağlıklı bir ekonomik büyümeyi işaret etmiyorsa, bilgi toplumu deyince akla bilgiyi sadece tüketmeyi öğrenmiş toplumlar gelmemelidir. Bilgi toplumu bilgiyi tüketmekle kalmamalı, tükettiğinden daha fazla bilgiyi üretme becerine de sahip olmalıdır.
Bilgiyi üretebilmek de tıpkı tarımdaki üretim sürecine benzer. Eldeki bilgi kırıntılarını sağlıklı bir ayıklama ve değerlendirme sürecinden geçirdikten sonra yeni bilgiler üretilebilir. O halde yeni bir bilgi üretmek için gereksinim duyulacak mevcut bilgilerin var olduğunu, onları arayıp bulabilmeyi, aranıp bulunan bilgilerden hangilerinin doğru hangilerinin hatalı olduğunu ayırt edebilmeyi, ayıklanan bilgiler içinde hangilerinin yeni bilgi üretiminde (ya da tüketiminde) gerekli olduğunu tespit edebilmeyi, tespit edilen bu bilgilerden yepyeni, orijinal ve soruna çözüm getirecek bir bilgi üretmeyi sağlayacak becerilere sahip bireyler olmadan, bu bireyler toplumda azınlıkta kalmaktan kurtulmadan bilgi toplumundan söz edilemez.
Sanayi Devrimi insanoğluna gözlem ve deney yapmayı, deneyimlerinin sonucunda elde ettiklerini değerlendirmeyi, bu süreçler için her zaman aynı değişkenlerin aynı sonuçları üreteceği sistemler kurmayı öğretti. İnsan düşünce gücünü hayata geçirerek refahını artırdığını, doğayla mücadele edebileceğini deneyimledi. Sonuçlarından memnun kaldı. Bilgi ise tüm bu deneyimlerin kriptolanmış halidir. O bilgileri öğrenen ve öğrendiklerini icra eden bir birey örneğin dünyanın neresinde olursa olsun, aynı deneyimi ve sonuçları elde edebilir.
Benzer şekilde insanoğlu tüm bu süreci icra ederken, sürecin her zaman daha iyi bir süreçle yenilenebileceğini de keşfetmiştir. O halde nasıl ki hiçbir uçak motorunun en mükemmel uçak motoru olmayacağı gibi, hiçbir bilgi de daha doğrusu olmayan mutlak bir bilgi değildir.
Bilimin ve onun hayata geçirilmiş bir hali olan teknolojinin sanayi devrimi ve sonrasında insanlara öğretmiş olduğu bu “yanlışlanabilir bilimsel bilgi” olgusu toplumların bunu izleyen dönemlerdeki gelişimi açısından en kritik olguyu teşkil etmektedir.
O halde sanayi devrimi ve bilgi toplumu sürecinden hakkını vererek geçmiş her birey, her toplum bugün sahip olduğu bir düşünce ya da bilgiyi yarın daha doğru bir bilgi ya da düşünce ile değiştirmek zorunda kalabileceğini öğrenmiştir. Bunu en iyi öğrenmiş olanlar ise ürettiği her bilgiyi en kısa sürede geride bırakarak ondan daha doğru bir bilgi üretmeye koşanlardır.
Pazarlama dünyasının rekabetçi ortamına bir anlığına acil iniş yapalım ve bu yaklaşımın ne demek olduğunu pratik olarak değerlendirelim. Firmaların rekabet üstünlüğü olarak tespit etmiş oldukları şeyler nelerdir? Kimisi için bu gelişmiş ürünler, kimisi için hesaplı ücretlendirme, kimisi için müşteriye yaklaşım modeli vb olabilir. Ne olduğundan bağımsız olarak bu rekabet üstünlüğünün sürekliliğini sağlamak için sahip olunması gereken beceri tek ve aynıdır: Rekabet üstünlüğü sağlayan o özelliği daha da geliştirmek.
Firmanıza rekabet üstünlüğü sağlayan şey gelişmiş ürünleriniz ise sizi daha da gelişmiş ürünler geliştirmeye itecek motivasyonun rakiplerinizin aradaki farkı kapatması olmamalıdır. Kendinizle yarıştığınız sürece her zaman ikincisiniz demektir. Birincilik o gelişmiş ürününüzü satan pazarlama satış ekipleriyken, ikincilik onu da geçecek yeni ürünler üzerinde çalışan ARGE ekiplerinizdir.
Odakta bilginin, düşüncenin yanlışlanabilirliği olduğu sürece toplumun sırtı yere gelmez. Her düşünce birbiri ile eş düzeyde doğrudur, birbiri ile eş düzeyde hatalıdır. Sizinle aynı fikirde olmayan bir kişi işte tam da bu nedenle bir düşman değil tam tersine sizi belki de daha doğru bir düşünceye sevk edecek fırsatın bayraktarıdır.
Sahip olunan düşünce ve bilginin yanlışlanabilirlik modeline göre değerlendirilmediği ikinci bir model daha vardır. O da sahip olunan düşünce ve bilgilerin en doğru olduğuna inanmak ve onunla tezat oluşturan herşeyi yok edilmesi gereken düşman olarak algılamak. Burada sanayi devrimi ve sonrasında yaşanılan deneyimler yoktur. Onun yerine inançlar ve o inançları besleyen eski ya da yeni bilgi kaynakları vardır. Ancak bu bilgi kaynaklarına yaklaşım sorgulayıcı, soruna çözüm üretici olup olmadığını irdeleyici olmaktan uzaktır. Bu bilgi kaynakları doğruluğu sorgulanamayacak düzeydedir. Bireye kalan sadece o bilgi kaynaklarını öğrenmek ve düşüncelerini ondan üretmektir; doğruluğu sorgulamak ya da daha doğrusunun olabileceğini düşünmek değil.
21. yüzyılın bu ilk onyılında dünya (doğadaki en büyük itici güçlerden olan) dualite olgusunu farklı değerler üzerinden icra ederken ülkemizdeki icraat bilgi ile inanç, yanlışlanabilirlik ile doğruluğu sorgulanamazlık temelli olmak arasında gerçekleşmekte. Daha önce farklı zıt olgular çevresinde yaşanan kutuplaşma bugün bilgi ile inanç arasında yaşanıyor. Medya da bu maceranın lojistiğini sağlıyor.
Burada öncelikle sorulması gereken soru şudur: Medya tanımı gereği lojistiğini sağladığı bu maceranın içeriği açısından bakıldığında bir çıkar çelişkisi yaşamakta mıdır? Yoksa bu seferki zıtlığın altyapı yüklenicisi olarak tam bir nesnellik içinde olanları mı kamuoyuna yansıtmaktadır?
Bugün bu sorunun cevabını bulmak o kadar zor değil. Çünkü bir yanda medyanın bu yansıtıcı özelliğinden istifade etmek isteyen ve kutuplaşma sürecinde bir tarafta yer alanların medyayı da mücadelelerinin içine dahil etmiş olma durumları var; diğer yanda ise tarafsızlığını korumak isteyenlerin tarafsızlık diye üçüncü bir seçeneği baz alarak işlerini yapma imkanlarının giderek kısıtlanması durumu.
O halde zıtlaşma da her kutbun kendi tek sesliliğini icra etmesi de demokratik sınırlar zorlanmadığı sürece tolere edilebilecek olgulardır. Bu sınırlar zorlanmadığı sürece kamuoyunun içeriğe odaklanıp hangi kutbun nerede doğru nerede yanlış olduğunu analiz etmesi gerçekleştirilebilir. Ancak sınırlar zorlanırsa bu kez şekil hataları ortaya çıkmaya başlar ki bu durum basit bir ifadeyle seviyesizlik anlamına gelir.
Bir boks maçı izlerken boksörlerin rakiplerine karşı mücadeleleri yorumlanabilir, hatta boks sporunun sağlıklı bir spor olup olmadığı değerlendirmeleri bile yapılabilir. Yeter ki boksörler birbiri ile ve boks kuralları çerçevesinde mücadele etsin. Öte yandan bir boksör ara sıra hakeme de yumruk atarsa ya da rakibinin vurulması yasak yerlerine de darbe indirmeye kalkarsa işin rengi değişecektir.
Seviyesizlik kara deliğine düşmeyi engelleyici iki unsur söz konusudur. Birincisi ringe boks sporunun minimum kurallarını bilen boksörler çıkarmak, ikincisi de boksörlerin kurallara aykırı olduğunu bile bile sportmenlik dışı davranışlarda bulunmamalarını temin etmek.
Medyamız bugün seviyesizlik kara deliğine düşmek üzereyse bunun nedeni bu iki kaynaktan da bol bol beslenmekte olmasındandır. Ne boksörler boksu biliyor ne de boksu bilenler kurallara bağlı kalıyor.
Unutmamak gerekir ki gerek mücadele gerekse de başarı sürdürülebilir olduğu sürece bir anlam ifade eder. Daha önce sürdürülebilirlik olgusunun altı çizilmemekteydi ve bunun da temel bir nedeni vardı. O neden de lojistik imkanların her isteyenin her istediği konuda “mücadele”ye girmesi için yeterli olmamasıydı. Mücadelenin başlayabilmesi için verilecek olan emek mücadelecilere zaten oyunun temel kurallarını öğretiyordu.
Bugünün teknolojinin okyanusunda boğulmakta olduğunun farkında olmayan ve kendisini bilgi toplumunun en muzaffer temsilcisi olarak gören bireyler aslında ne yaptıklarının farkında olmadan ellerine verilen ve nasıl kullanacaklarını bilmedikleri silahlarla içinde bulundukları toplumu rastgele kurşun yağmuruna tutmaktadır.
Böyle bir ortamda öncelikle kural ihlalinden bahsedecek imkan kalmamıştır. Ya da bundan bahsetmek artık bir anlam ifade etmemektedir. İkincisi bu güç yapay bir güçtür. O silah elden gidince ya da çalışmasını sağlayan kaynak kesildiğinde bu felaket durumu da ortadan kalkacaktır. Yani sürdürülebilirliği olmayan bir süreçtir bu. Hangi seviyeye ulaşırsa ulaşsın başarılı olamayacaktır.
Sergilenen bu oyuna bir isim verilecekse artık bunun adı ne azınlıkların hakkıdır, ne Türkiye’nin AB’ye girmesidir, ne demokrasidir, ne siyah Türklerin haklı mücadeleleridir... Bu oyunun adı seviyesizliktir. Bireysel ve toplumsal olarak da büyük tahribata yol açmaktadır.
Medya, üniversite, kahvehane ya da bir mahalle. Bireyler oluşturdukları toplumun değerlerini yeni gelenlere de transfer edemedikleri sürece her yeni gelen kendi kurallarını topluma kabul ettirmeye çalışacaktır. Geriye tek bir şey kalıyor; toplumun her fırtınadan sağ çıkmasını ummak.
Böyle bir umut değil bilgi toplumu sanayi toplumuyla birlikte terk edilmiş bir sığınaktır! O halde Türkiye’nin nereye girmekte olduğu ortadadır. Ortaçağ!
*** Pİ - Pazarlama ve İletişim Kültürü Dergisi Yaz 2009 (2009/03) sayısında yayınlanmıştır
